Başyazılar

Danimarka Türk Diyanet Vakfı

Başyazılar

Vefakarlık ve Vefa

Kerbela'yı Anlamak

Kur'an Öğretimi

Mahzun Gönüller

Irkçılık: İslam'ın Reddettiği Zihniyet

Gösteriş ve Reklam Kültürü

Soma Faciası Üzerine

Kalb-i Selim

Ramazan ve İyilik

DTDV E-Dergi, 2011, Sayı 1

Prof. Dr. Mehmet Görmez

VEFÂKÂRLIK VE VEFÂ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Vefakârlık ve ahde vefa, İslam ahlakının temel umdeleri olarak kabul edilmiş, her ikisi de Allah’la ilişkilerimizi tanzim etmeleri cihetiyle imanla ilişkilendirilmiş, birey-toplum ilişiklerini düzenleyen yönüyle de hukuki müeyyidelere bağlanmıştır. Her iki haslet de İslam’ın ahlaki erdemler hiyerarşisinde en üst mertebelerde tutulmuştur.

Mümin, her şeyden önce Rabbine karşı hakşinas, kadirbilir ve vefakârdır. Rabbine karşı vefakâr olan, O’nun kullarına karşı da kadirşinas ve vefakâr davranacaktır. Annemize, babamıza, eşimize, dostumuza karşı her türlü vefasızlığımız ve kadirbilmezliğimiz, Rabbimize karşı vefamıza da gölge düşürecektir.

Aynı hususlar ahde vefa için de fazlasıyla söz konusudur. Zira insan daha varlık sahnesinde vücut bulmadan önce hayatının en büyük ahdini, en büyük sözünü hem de varlık âleminin Rabbine vermiştir. İnsan bir misakla varlık âlemine gelmiştir. Yüce Allah’ın elest bezminde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına: “Evet (buna) şahidiz.” (A’raf, 172.) diyerek karşılık veren insan, böylece büyük bir emanet ve ağır bir sorumluluk üstlenmiştir. Bu emanet dağlara tevdi edilmiş, dağlar bu emaneti yüklenmekten kaçınmışlardır. İnsanoğlu bu büyük sözünde durmayıp emanete ihanet ettiğinde zalûm (çok zalim) ve cehûl (çok cahil) sayılacağını bile bile büyük bir cesaretle bu emaneti kabul etmiş ve Allah’a söz vermiştir. (Ahzab, 72.)

İnsanoğlunun verdiği bu söz, sıradan bir söz değildir. Yaratıcısına verdiği bir ahittir, bir misaktır. Varoluşumuzun nihai anlamı, verdiğimiz bu ahde sadakatimizde yatmaktadır. Bu aynı zamanda hayatımızın ve yaratılışımızın da gayesidir. Bu söze sadık kalan kişi, hiçbir zaman ahde vefasızlık etmez. Dolayısıyla ahde vefanın gerçek manası, Allah’a verdiğimiz erdemli ve güvenilir olma sözümüzü hatırlayıp, ne pahasına olursa olsun bu söze sadakat göstermekle başlar. İnananlar olarak ahlak telakkimiz, verdiğimiz söze ne derece sadık kaldığımız ile yakından ilgilidir.

Kur’an’da, verilen sözlerin yerine getirilmemesi Allah katında en sevimsiz davranışlardan biri olarak kabul edilmekte, dünyevi beklenti ve çıkar nedeniyle verdiği sözden dönenler, “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 7.)  ayet-i celilesi ile uyarılmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de verilen her sözü borç ve emanet olarak telakki etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Emanete riayet etmeyenin (gerçek manada) imanı yoktur. Ahde vefa göstermeyenin (hakiki manada) dini yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, III, 134.)

Günlük hayatın akışı içinde yeni konuşmaya başlayan çocuğumuza verdiğimiz sözden, nikâhta eşlerimize verdiğimiz söze -ki bu, manevi boyutuyla bir misak, hukuki boyutuyla bir akit, ahlak boyutuyla ise bir ahittir- iş anlaşmalarından topyekûn millete verdiğimiz söze varıncaya kadar, her söz sorumluluktur. Ve verdiğimiz her söze karşı ahde vefamız, aslında Allah’a verdiğimiz söze/misaka sadık kaldığımızın bir göstergesidir.

DTDV E-Dergi, 2011, Sayı 2

Prof. Dr. Mehmet Görmez

KERBELA’YI ANLAMAK

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Muharrem ayı, Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in “Allah’ın ayı” olarak nitelendirdiği bir aydır. Rahmet Peygamberinin Mekke’den Medine’ye hicreti esas alınarak Hz. Ömer (r.a.) zamanında tarih başı olarak kabul edilmiştir. Hicret, içerdiği anlamlar açısından Müslümanlar için bir milattır.

Her yıl Muharrem’in 10’uncu günü geldiğinde kalbinde iman taşıyan her kardeşimizi bir acı, bir hüzün ve bir keder kaplar. Zira Hicrî 61. yılın 10 Muharremi, Sevgili Peygamberimizin “Benim dünyadaki çiçeğim, reyhanım” dediği, “cennet gençlerinin efendisi” olarak tavsif ettiği, Hz. Aliyyü’l-Murtaza’nın, Hz. Fatımatu’z-Zehra’nın ciğerparesi, Hz. Hüseyin Efendimizin ve pek çoğu Ehl-i Beyt’ten olan 70 kişinin Kerbela çölünde şehadete ulaştıkları tarihtir. 

Yürekleri dilhûn eden bu acı, dünyanın dört bir yanında, mezhebi, meşrebi, kültürü, coğrafyası ne olursa olsun, Rasul-i Ekrem’e, ashâbına ve Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya zerre kadar muhabbet besleyen her müminin ortak acısı ve ortak elemidir. Neredeyse her evde bir Hasan, bir Hüseyin, bir Fatıma, bir Cafer, bir Zeynelabidin bulunduran bu topraklarda, bu acıyı yüreklerinin tâ derinliklerinde hissetmeyen hiç bir mümin yoktur. Kerbela’da acımasızca şehit edilen Hz. Hüseyin ve arkadaşları, bu hadisedeki asil duruşu ve haksızlıklar karşısındaki onurlu mücadelesi ile bütün müminlerin gönüllerinde taht kurmuş, ona ve yakınlarına bu zulmü reva görenler ise Müslümanların ortak vicdanında mahkûm edilmiştir.

Kerbela’nın acısını hissetmek ve hüznünü yaşamak elbette önemlidir. Kerbela şehitleri için gözyaşı dökmek elbette takdire şayandır. Ancak Kerbela’nın acısını ve kederini yüreklerinde hisseden Müslümanlar olarak bugün bize düşen görev, Kerbela’yı doğru okumak ve doğru anlamaktır. Kerbela’nın kerbu belasını bugüne taşımak, Kerbela’yı anlamak değildir. Onu tarihte yaşanmış bir kıssaya, tarihsel bir hadiseye, bir mitolojiye dönüştürmeye de hakkımız yoktur. Bilakis ondan dersler ve ibretler çıkarmaya ihtiyacımız vardır:

Biz Müslümanlar için bu hadisenin en acı yönü, Sevgili Peygamberimizin ahlakî öğretisine tanık olanların henüz hayatta yaşıyor olduğu bir dönemde cereyan etmesidir. Hz. İmam Hüseyin’in ve arkadaşlarının, uğruna canlarını verdikleri yolu bilmeden, kendilerini feda ettikleri yüce değerleri anlamadan, idrak edip yaşamadan Kerbela’yı anlamak mümkün değildir. Kerbela’da can verenlerin yolu, canlarını uğruna feda ettikleri Hz. Muhammed Mustafa’nın, Hz. Aliyyü’l-Murtaza’nın, Hz. Fatımatü’z-Zehra’nın yolundan başkası değildir.

Kerbela’yı anlamak, Kerbela’yı yaşamak, hakka, hakikate, hürriyete, adalete, ahlaka, erdeme, fazilete, izzete, onura, şerefe sevdalı olmak demektir. Kerbela’yı doğru anlamak için bize düşen vazifelerden biri de Kerbela’dan bir ayrılık-gayrılık değil bir birlik-beraberlik dersi çıkarmaktır. Bir sevgi, bir muhabbet devşirmektir.

Tıpkı Muharrem’de pişirilmesi geleneksel hale gelen aşura aşı gibi. Milletimiz, asırlardır sürdürdüğü bu gelenekle bugün de; “farklılıkların ahenk içindeki ortak tada katkı sağlamaları”, “birlik” ve “sevgi” gibi kültürümüzün özünde hep var olan güzellikleri devam ettirme bilinci ile birbirinden farklı tatları aynı kazanda kaynatıp, aşura aşı yapmaya ve muhabbeti paylaşmaya devam etmektedir.

Bu duygu ve düşüncelerle, hicri yılbaşınızı tebrik ediyor, başta şehitlerin efendisi İmam Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmetle anıyor, onların İmam Zeynelabidin ile süren aziz hatırasını yad ediyor; asırlardan beri Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi etrafında kenetlenen milletimizin barış, huzur, güven, karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde yaşamaya devam etmesini Cenab-ı Mevla’dan niyaz ediyorum.

DTDV E-Dergi, 2013, Sayı 5

Prof. Dr. Mehmet Görmez

IRKÇILIK: İSLAMIN REDDETTİĞİ ZİHNİYET

Hz. Peygamberin (sas) yaşadığı dönemde, cahiliye toplumunda var olan bir kabileye kayıtsız şartsız itaat düşüncesi ile ahlâkî değerleri kuşatmış olan asabiyet anlayışı, aslında ırkçılığın basit bir şeklidir. Asabiyet, soyu ile övünmeyi, soy üstünlüğünü, kabileciliği, başkalarının neseplerine hakareti öngören bir anlayıştır. Modern zamanlarda kabilecilik ve asabiyet düşüncelerinin yerini daha geniş ve ileri boyutta olan ırkçılık zihniyeti almıştır. Temelinde insanları, iradeleri dışında sahip oldukları özelliklerinden dolayı kınamak, ayıplamak, aşağılamak ya da aksine yüceltmek, kendisi gibi olmayanları ya da kendisine benzemeyenleri ötekileştirme düşüncesinin yattığı ırkçılık, tarih boyunca çeşitlenmiş, insanların huzurunu, birlik ve beraberliğini bozan, parçalanma ve bölünmelere, zulüm ve sömürüye neden olan bir hastalık halini almıştır.

Irkçılık davası, başka ırkın da aynı davayı gütmesine yol açmakta ve neticede önü alınamayan çatışmalar kaçınılmaz hâle gelmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda ırkçılık davası insanlığa çok ağır bedeller ödetmiş, milyonlarca insan bu dava uğruna hayatını kaybetmiştir. Bugün insanlığın küresel ya da bölgesel ölçekte yaşadığı ötekileştirme, ayrımcılık, asimilasyon, izolasyon, entegrasyon, İslamofobi, cinsiyetçilik, mezhepçilik, meşrepçilik, cemaatçilik, hizipçilik, ideolojik ayrımcılık gibi pek çok sorunun ırkçılık anlayışı ile yakın ilgisi bulunmaktadır.

Din-i mübin-i İslâm, geldiği günden itibaren bütün insanları Hz. Âdem’in çocukları olmakla eşitlemiş; insanlar arasındaki soy, sop, dil, ırk ve renge dayalı her türlü ayrımcılığı kaldırmış; hür ile köleyi, zengin ile fakiri, siyah ile beyazı, kadın ile erkeği, işçi ile işvereni, yöneten ile yönetileni insan olmak bakımından eşit ve kardeş kabul etmiştir. Kur’an-ı Kerim’e göre insanların dillerinin ve renklerinin farklı farklı olması Kur’an ayetleri gibi Allah’ın ayetlerindendir. (Rum, 30/22). İnsanların bir erkekle bir dişiden yaratılması, kavimlere ve kabilelere ayrılması mahza tearüf, yani karşılıklı tanışıp bilişme içindir. (Hucurat 13). Hiç kimsenin kimseye herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ırk, dil, ten rengi ve coğrafyada değil, her an Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımada ve insanı insan yapan evrensel ahlâkî erdemlere bağlılıktadır. Yani takvadadır. Takvanın ölçüsü de insanların elinde değildir. İslâm Peygamberi (sas) bu gerçeği, insanlık tarihine altın harflerle yazılan Veda Hutbesi’nde “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (İbn Hanbel, V, 411) sözleriyle dile getirmiştir.

İslâm, ırkçılık anlayışını bütün çeşit ve unsurlarıyla reddederek insanın insana, bir ırkın başka bir ırka, bir grubun veya topluluğun başka bir grup veya topluluğa, bireyin topluma, toplumun bireye tahakküm etmesini ortadan kaldırmıştır. Irkçılığı, cahiliye zihniyeti olarak değerlendiren Resûl-i Ekrem (sas) bir hadislerinde “Irkçılık, zalim de olsa kendi kavmine arka çıkmandır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 111-112) şeklinde tanımlamış; bir başka sözlerinde ırkçılık duygularıyla hareket ederek İslâm cemaatinden ayrılan, asabiyet duygusuyla öfkelenen, bu uğurda savaşan, insanları böyle bir davaya çağıran ve bu davayı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin bu ölümünü, “câhiliye ölümü” (Müslim, İmâre 57) olarak nitelendirmiş; bir başka sözlerinde de“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 111-112) buyurmuştur.

Sonuç olarak kıyamet günü insanlar etnik kökenlerinden, ırklarından veya kabilelerinden değil, iman ve amellerinden hesaba çekileceklerdir. Bedenlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine bakılacaktır. (Müslim, Birr ve sıla, 34) İnsanlar Allah’ın huzuruna geldiklerinde herkes kendi ameliyle baş başa kalacak, o vakit soy sopun hiçbir önemi olmayacaktır. “Sûr’a üfürüldüğü zaman (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.” (Mü’minûn, 23/101).

DTDV E-Dergi, 2013, Sayı 6

Prof. Dr. Mehmet Görmez

GÖSTERİŞ VE REKLAM KÜLTÜRÜ

İnsanoğlunun, eşyanın hakikatini anlama serüveni insanlıkla yaşıttır. Hz. Âdem’den beri insanlık eşyayı göründüğü gibi değil, olduğu gibi anlama çabası içinde olmuştur. Başlangıçta bu çaba eşyanın gerçek isimlerini bilmekle sınırlı görülmüş olsa da, zamanla konunun başka boyutları önemsenmiş ve nihayet gerçek mahiyeti anlamanın imkânı bile tartışılır olmuştur. Çünkü insanın her zaman bir gözlemci, bir algılayan olarak var olduğu ve kendisini kendinden soyutlamayacağı iddia edilmiştir. İnsanın öznelliğini merkeze alan görüş iki yöne evrilmiştir. Birincisi, öznellik üzerinden bir dünya algısı inşa etmiş, böylelikle peşinen her şeyin ancak görüntüsü ile muhatap olabileceğimiz kabul edilmiştir. Eşyanın mahiyetine inme çabasından vaz geçilip onun görünme biçimleri üzerine yoğunlaşılmıştır. Gerçi hiçbir zaman mahiyeti irdeleyen çabalar eksik olmamıştır. Yine de çoğunluğun, mahiyetin erişilemez olduğu fikri üzerinde yoğunlaşmış olduğu söylenebilir. İkinci bir yaklaşım ise daha az yaygın olmakla birlikte belki de daha dikkate değerdir. Buna göre de her şeyin bir görüntüsü bir de aslı vardır ve belki de asıl her zaman görüntü perdesi arkasında saklı kalacaktır. Fakat insan eşyanın aslına ulaşamazsa bile kendi aslına ulaşabilir konumdadır. Dolayısıyla burada insanın kendi aslına dönük bir çaba ve sorumluluğundan bahsetmek gerekir ki bu ahlaki bir sorumluluktur. İnsan kendi görüntüsünün aslıyla özdeşliğini sağlayabilir. Bu ahlaki sorumluluğu Hz. Mevlana ünlü özdeyişinde özetlemiştir: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

İnsanın kendine sadık olması, dünyaya gerçek mahiyet katan bir eylemdir. Her şeyin görüntüde takılıp kaldığı bir ortamda bizzat insan öz, asıl, zat olabilmektedir. Dahası konu bununla da sınırlı kalmamaktadır. İnsan kendi üretimlerinde de bu sadakati koruyabilir. Ürettiğiniz eşya, nesne, fikir, eser aslına sadıksa, yani olduğu gibi görünüyorsa, siz görüntü ile asıl arasındaki boşluğu bir kez daha doldurmuş olur ve dünyaya bir sadakat daha sunmuş olursunuz. Yani yaptığınız binalar göründüğü kadar sağlamsa, ürettiğiniz meyveler göründükleri kadar sağlıklı ve tatlıysa, diktiğiniz gömlekler göründükleri kadar dayanıklıysa, yazdığınız kitaplar göründükleri kadar sahihse, işte o zaman siz eşyanın mahiyetine ulaşmışsınızdır. Zira belki de sandığımızın aksine eşyanın mahiyetine ulaşmak bir gözlem ve araştırma değil, bir eylem ve üretim işidir.

Ne yazık ki bugün bu ikinci görüş fazlaca yaygın değildir. Aksine günümüzde asıl, önemini yitirmekte ve görüntüye ağırlık verilmektedir. Bütün bir reklam sektörü eşyayı olduğundan daha farklı, daha iyi, daha elzem göstermek üzerine kuruludur. Bir ismin marka olması en az ürettiği ürün kadar, ürettiği reklamla da ilintilidir. Hatta reklamla, yani görüntüyle çok daha fazla ilgilidir. Vitrinde ve reklam filmlerinde bedenlere olağanüstü şık duran kıyafetler evinize geldiğinde size aynı şıklığı sağlamıyor, çünkü o bedenler gerçekte yoktur, onlar sadece görüntüdür.

Fakat sadece reklam sektörüne yüklenmek de doğru bir tavır değildir. Her şeyden önce dönüp kendi hayatımıza bakalım ve ne kadar olduğumuz gibiyiz bir soralım. Kendimizi anlatırken aslında ne kadar kendimizi olduğumuzdan farklı gösteriyoruz, daha doğrusu ne kadar kendimizi pazarlıyoruz. Görüntümüz içimizi ne kadar yansıtıyor. İbadetlerimizde ne kadar kendimiziz ve yaptıklarımıza ne kadar riya ve gösteriş karışıyor? Tüm bu soruları şu veya bu şekilde kendimize sormalıyız. Çoğu kez de soruyoruz. Ama asıl acı olan bu sorulara bulduğumuz cevaplardır. Zira çoğu kez yaşadığımız ortamda bizden beklenenin tam da bu gösteriş, kendini pazarlama, kendini olduğundan daha iyi gösterme, şekle sokup sunma olduğunu kavrıyoruz. Üzülerek ifade edelim ki, birçok yerde görüntümüzün aslımızdan daha değerli olduğunu anlıyoruz. İşte o vakit aslımıza değer verenlerin değerini daha iyi kavramalıyız ve bilmeliyiz ki her zaman aslımıza bakan Allah var.Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Resul-i Ekrem Efendimiz “Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, “Birr,” 34) buyurmaktadır. Öyleyse önce Allah’a karşı, önce ibadetlerimizde sahih olmaya başlayalım ve sonra aslımıza değer verenlere karşı dürüst olalım. Nihayet bunu bir ahlaka dönüştürelim ve olduğumuz gibi görünelim, sahih ürünler üretelim. Çünkü sorumluluğumuz her şeyi aslıyla bilen Allah'a karşıdır.

DTDV E-Dergi, 2014, Sayı 7

Prof. Dr. Mehmet Görmez

SOMA FACİASI ÜZERİNE

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Geçtiğimiz ay, ülke ve millet olarak bütün yurdumuzu ve dünyayı sarsan elim bir faciayla yasa büründük. Soma’da meydana gelen maden faciasında işçi kardeşlerimizin acılı haberleri bütün memleket sathında hepimizin yüreklerini dağladı. Acımız, unutulmayacak derecede büyüktür. Soma’da hayatlarını kaybeden 301 kardeşimizi Yüce Rabbim, rahmetiyle kuşatsın! Geride kalanlara sabırlar, yaralı olanlara acil şifalar ihsan eylesin! Yine aynı günlerde başta Bosna-Hersek olmak üzere Balkanlarda meydan gelen sel felaketinde vefat edenlere de Allah rahmet eylesin! Bu tür felaketler sebebiyle zorluk içinde olanlara Rabbim kolaylıklar ihsan etsin! Bu tür kaza ve afetlerden ülkemizi, milletimizi, İslâm beldelerini ve tüm insanlığı muhafaza eylesin!

Soma ve benzeri faciaları, İslâm’ın ezeli hikmet penceresinden okuma ve değerlendirme konusunda ciddi idrak sorunları yaşadığımız bir gerçektir. Her şeyden önce toplumu irşad etme vazifesi yapanların görevi, sadece faciaların sonunda hayatını kaybedenlere son dini vazifelerini yapmak olmamalıdır. Bu tarz faciaların oluşmaması için her türlü tedbirin alınmasında gerekli dinî, ahlâkî ve vicdanî hatırlatmaları yaparak sonuçların felakete dönüşmesini önlemeye çalışmak gerekmektedir.

Bu tür hadiseleri İslâm açısından değerlendirirken Yaratıcının sonsuz kudretini yok saymak ne kadar yanlışsa insanın suç ve sorumluluklarına ilahi kudret üzerinden mazeret üretmek de o kadar yanlıştır. İlahi adalete gölge düşüren tez ve yorumlardan kaçınmak gerekir. Toplumu din konusunda aydınlatma görevini deruhte edenlerin, zulmü ve haksızlıkları meşrulaştırmaya araç yapan dini algılama biçimleriyle kendi hatalarını örtmek için dini istismar eden yorumlar karşısında hakikati söyleme mecburiyeti vardır. Ölüm haktır ve her nefis ölümü tadacaktır. Bu gerçek ne kadar hakikatse, öldükten sonra bu dünyada yaptıklarımızdan dolayı hesap vermekte o kadar haktır. Ölümün gerçekliği haksızlıkların üzerinin örtüleceğini bize göstermez. Müminler, dünyevi isteklerde sınır tanımaz bir hevesle gücüne güç katanların yanında olamazlar. Masum ve gariban işçilerin alın terlerini dikkate almayan bir çarkın parçası olamazlar. Böyle bir dini anlayıştan da uzaktırlar. O tarz dini yorumlarla hiçbir ilgileri yoktur, olmaz, olamaz ve olmamalıdır. Zalimin zulmüne tabi kılınmış bir din, Allah’ın razı olmayacağı bir dindir.  Zalimler zulümleriyle, mazlumlar ahlarıyla anılırlar. 

Mazlumların, kimsesizlerin ve mağdurların yanında olmak ve onların hakkını, hukukunu korumak peygamberi bir misyondur. İslâm hayat dinidir. İslam insanı yaşatır. İnsanları ölüme terk etmeyi İslâmî referansla izah etmek mümkün değildir. Bu ve benzer olaylarda biz müminlere düşen, nerede hata yaptığımızın farkına varmak olmalıdır. Tabiat Müslümandır ve tabiat yasaları Allah’ın yasalarıdır. Allah, biz insanlara bu yasaları anlama kabiliyeti vermiş, bizden bu yasalara uygun hareket etmemizi emretmiştir. Allah’ın emrine ve rızasına uygun olan, fiziki olarak bu facianın oluşmasına neden olan sebepler karşısında gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Nasıl ki, sonuçlar karşısında müminin metâneti önemliyse sebepler karşısında da feraseti o kadar önemlidir.

Soma, modern uygarlık dünyasında dünyayla kurduğumuz ilişkinin, fakir ve mazlum nice insanın kaderini, nasıl ölümcül hale getirdiğini gözler önüne sermektedir. Yerin kilometrelerce altında ekmek parası için türlü eza, cefa ve meşakkatle çalışan kardeşlerimizin fedakârlığı her türlü takdirin üstünde olmakla birlikte, ölüm riskiyle güvensiz ortamda çalışmaya mahkûm edilişleri, bugünün dünyasında büyük bir trajedidir.

Bir tarafta konforun alabildiğine sonsuz bir şekilde icra edildiği bir yaşam tarzı, diğer tarafta adeta çağdaş köle statüsünde yerin metrelerce altında kömür isi ve gaz kokusuyla ölüme mahkûm edilmiş, kazma ve kürek mahkûmları… Emeğin sömürülmesi zulümdür, insanların her türlü insani koşullardan uzak çalışmaya mahkûm edilmesi zulümdür. Bu insanların iş güvenliğinden mahrum bırakılması hak ihlalidir ve çalışma güvencelerinin olmayışı hukuksuzluktur. Böyle bir dünyada haktan, adaletten, emekten, emek hakkından ve merhametten bahsetmek çok zordur.

Yardım beklemesine rağmen kurtarılma önceliğini eşi hamile olan arkadaşına veren, kardeşlik ahlâkını, kardeşlik hukukunu böyle bir anda bile ihlal etmeyenlerle hak ihlalleri yapanların ve zulmedenlerin aynı dinin mensupları olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Zalimler zulümleriyle, mazlumlar ahlarıyla anılırlar. Bu dünyada ah çekenlerin hakkını alma mücadelesi, bütün peygamberlerin mücadelelerinin ortak konusudur.

DTDV E-Dergi, 2014, Sayı 8

Prof. Dr. Mehmet Görmez

KALB-İ SELİM

Bismillahirrahmanirrahim.

Tâbiûn neslinin büyük âlimlerinden Şehr b. Havşeb, bir gün, müminlerin annesi Ümmü Seleme’ye merakla Sevgili Peygamberimizin (sas) en çok yaptığı duayı sorar. Ümmü Seleme bu duanın ‘Ey kalpleri bir halde bir hale çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit eyle!’ duası olduğunu söyler.[1] Evet, Sevgili Peygamberimiz (sav) ısrarla bu duayı yapmıştır. Zira kalp, yapısı itibariyle değişkendir, halden hale, renkten renge bürünebilmektedir. Rasûl-i Ekrem (sav), kalbin bu durumunu bir sözünde, çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan ve rüzgârla bir oraya bir buraya savrulan kuş tüyüne benzeterek dile getirmiştir.[2]

İslâm düşüncesinde kalp, imanın, hakikatin, bilginin, hikmetin ve ahlakın merkezindedir. Beden ülkemizin sultanı olan kalp, gönül dünyamıza da yön veren ilahi bir cevherdir. Nazargâh-ı ilahidir. Hakk’ın aynasıdır. Şuur, vicdan, idrak, duygu, akıl ve irade gücümüzün odak noktasıdır. İman ve küfrün, sevgi ve nefretin, cesaret ve korkaklığın, iyilik ve kötülüğün merkezidir. Haset, gazap ve nefret gibi kötü duygular kalpte bulunduğu gibi iman, Allah korkusu, hilm ve takva gibi iyi ve güzel duygular da kalpte bulunur. Allah’ı bilmek ve tanımak anlamına gelen marifet, kalbin işidir.[3] Allah’a karşı derin kavrayış olan huşunun mahalli kalptir. Tevazu kalpte başlar. İlahi güzellikler hep kalpte tecelli eder. Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin  (sas) kalbine indirilmiştir.[4] Tabibu’l-kulûb, yani gönüllerin doktoru olan Sevgili Peygamberimiz (sas), kalbin bu merkezi konumunu “…Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.”[5] sözleriyle dile getirmiştir. Kalp, gönül dediğimiz latif varlıktır. Kalp, kişinin hidayete erdiği yerdir. Kalp, mümin için doğru bilgiyi yanlış olandan ayırt etme yeridir. Kalp, kötülüklere karşı mücadelenin verildiği yerdir. Kötülüğe karşı son direnç noktasıdır.[6]

İnsan, hem akıl ve kalp nimetine sahiptir hem de şeytan, nefis ve şehvet ile çetin bir imtihana tâbidir. Kalp, Allah’ın nazargâhı olduğu gibi aynı zamanda şeytanın insana vesvese ve şüphe vermek için fırsat kolladığı yerdir. Allah, kalbi yüceltmeyi amaçlarken, şeytan onu yıkmayı hedefler. İnsan gece uykusunda dahi şeytanın vesvesesiyle karşı karşıyadır.[7] Şeytan namazda bile kalbi rahat bırakmaz, ona hiç aklında olmayan şeyleri hatırlatır ve zihnini meşgul etmeye çalışır.[8] Bu şekilde şeytan, kişi ile kalbi arasına girmeye çalışarak onu Allah yolundan alıkoymak ister. İnsan bu girdaptan ancak, iman, salih amel ve Allah’ı zikirle kurtulabilir. Kalpler ancak, Allah’ı zikrederek itmi’nana ve huzura kavuşur; kurtuluşa ve doyuma ulaşır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sas), Rabbinden hep kalb-i selim niyazında bulunmuş, “Benim kalbim de perdelenir ve ben her gün yüz defa istiğfar eder, Allah’tan bağışlanma dilerim” buyurmuştur.[9]

İnançsızlık ve işlenen günahlar, kalbin kararmasına neden olur.[10] Bu durumda kalp, Rahmân’ın ilim, hikmet ve iman nurundan yararlanamaz. Akıl, basiret ve duygu yeteneğini kaybeder. Paslanma, sapma, hastalanma, katılık, perdelenme, körleşme, mühürlenme, kilitlenme gibi manevî hastalıklara maruz kalır. Kişi artık kalbi olduğu hâlde onunla hakikati kavrayıp anlayamaz; gözü olduğu halde onunla gerçeği göremez, kulağı olduğu halde onunla hakkı işitemez.[11]

İman, ilim ve muhabbet pınarlarıyla beslenen kalp, ilâhî güzellikleri elde edecek şekilde safiyet kazanırken, dünyaya çok dalmak, tefekkürü terk etmek, ölümü unutmak, çok gülmek, çok konuşmak,[12] tefrika girdabına kapılmak[13] ve merhametsizlik gibi kötülükler, kalbi hastalıklı bir hâle dönüştürür. “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedhahların kalbinden çekilip alınmıştır”[14] hadisi kalbin ihtiyaç duyduğu merhamet duygusuna işaret etmektedir. Bencillik, haset, kibir, cimrilik, hilekârlık, kendini beğenmek, başkalarına tepeden bakmak, sû-i zanda bulunmak, kin beslemek, insanların başına gelen musibetten zevk almak, dostlara darılıp onları yüzüstü bırakmak, sözde durmamak, dünyaya karşı gözü doymamak, insan ile cennet arasına duvarlar ören ve aynı şekilde kalbe zarar veren kötülüklerdir.[15]

Müminin kalbi, selim olan kalptir. Kalb-i selim, Allah’a teslim olup selâmet bulmuş kalptir. Hastalıksız kalptir. Kalb-i selim, Sevgili Peygamberimizin (sas) müminin kalbi olarak tanımladığı, ‘Allah’tan korkan, tertemiz kalptir. Bu kalpte günaha, zulme, kine, hasede yer yoktur.”[16] “Kalbini yalnızca imana tahsis eden, kalbini selim, dilini sadık, nefsini doymuş, ahlâkını düzgün kılan ve kulaklarını hak yolunda haberci, gözlerini kalp izinde bekçi kılan kişi kurtuluşa ermiştir. Kalbini, ilâhî güzelliklerin dolup taştığı bir kap hâline getiren kişi kurtuluşa ermiştir.”[17] İnsanın âhirette selâmete ermesi ancak kalbin imarıyla, gönül terbiyesiyle mümkündür. Kalbin şirk, küfür, nifak gibi hastalıklardan salim olmasıyla mümkündür. O gün ne suretlere bakılır, ne de mallara. O gün ancak kalplere ve amellere bakılır. [18] “O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim ile gelenler o günde fayda bulur.”[19] O halde o gün için tertemiz bir kalbe, arı-duru bir gönle sahip olmak gerekir.

Bitmek tükenmek bilmeyen insani zaaflarımızın kuşatması altında, ruhen ve bedenen tükenmenin eşiğine geldiğimizde, kalbimize mukayyet olabilmek için; insana, eşyaya, kâinata kalp gözü ile bakabilmek için, gönül dili ile konuşabilmek için daima Sevgili Peygamberimizin (sas) bize öğrettiği şu dua ile Allah’a yalvarmak gerekir: “Ey kalpleri bir halden diğer bir hale çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit eyle!”



[1] Tirmizî, Deavât, 89.

[2] İbn Hanbel, IV, 409.

[3] Buhârî, Îmân, 13.

[4] Bakara, 2/97; Şuarâ, 26/193–194.

[5] Buhârî, Îmân, 39.

[6] Müslim, İman, 78.

[7] Nesâî, Kıyâmü’l-leyl ve tatavvuu’n-nehâr, 5.

[8] Buhârî, Sehv, 6.

[9] Müslim, Zikir ve dua ve tevbe ve istiğfar, 41.

[10] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83.

[11] Araf, 7/179.

[12] Tirmizî, Zühd, 61.

[13] Tirmizî, Salât, 54.

[14] Ebû Dâvûd, Edeb, 58.

[15] Ebû Dâvûd, Sünnet, 27, 28.

[16] İbn Mâce, Zühd, 24.

[17] İbn Hanbel, V, 147.

[18] Müslim, Birr ve sıla, 34.

[19] Şuarâ, 26/88-89.

 

Aktif Ziyaretçi : 6
Dün Tekil : 301
Bugün Tekil : 504
Toplam Tekil : 626817